Feed on
Yazılar
Yorumlar

Eski oyun yeniden devrede

Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi Teziçe suikast yapıldı iddiasıyla Anap ve Dypye alelacele karar aldıran mihrak bu seferde Büyükanıt istifa etti haberi ile aynı oyunu Dsp ve Mhp’ye oynuyor
65404.jpg

Başbakan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Sezer ile görüşmek üzere Çankaya Köşküne henüz giriş yapmıştı.

Başkent’te fısıltı gazeteleri, “Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt istifa etmiş” diye bir dedikoduyu yaymaya başladı. Hatta, “Büyükanıt Cumhurbaşkanı ile görüşmeye bile gitmemiş” iddiası bile ortaya atıldı.

Önce sondan başladık.

Büyükanıt’ın saat 14.30′da Cumhurbaşkanı Sezer ile haftalık olağan görüşmesi vardı. 30 Ağustos’da emekliye ayrılacakları için Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Yener Karahanoğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert de veda için bu görüşmede Büyükanıt’a eşlik edeceklerdi.

Bu görüşmenin saat 14.30′da başladığını ve tam yarım saat sürdüğü bilgisi geldi.

Büyükanıt ve iki komutan saat 15.00′de Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nın bulunduğu kapıdan çıkış yapmış ve istifa gibi bir durum söz konusu değildi.

Bu kez “Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk tur oylamasından sonra istifa edecek” söylentisi kulaklara üflenmeye başladı.

Ta ki akşam olup Çankaya Köşk’ünde Jak Kamhi’nin onuruna verilen resepsiyonda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt açıklama yapana dek bu söylentiler sürdü.

Büyükanıt da şaşırmıştı.” Çekilmiş miyim, haberim yok” sözleriyle ortaya koydu şaşkınlığını.

“Kim uyduruyor bunları” diye tepki gösterdi. “Manipülasyon yapılıyor” diye uyarmayı da ihmal etmedi.

Burada çok profosyonel bir ekip çalışması sözkonusu. Büyükanıt istifa etti söylentilerini çıkaranlar, “kaosu”, “korkuyu” bir psikolojik savaş yöntemi olarak kullanmakta mahirler. Nisan-Mayıs ayında tanık olduğumuz senaryonun bu kez başka bir versiyonunu vizyona sunmak istiyorlar. Hatırlayalım neler olmuştu:

27 Nisan tarihinde Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk tur oylaması yapılmıştı.

Saat 15.00 olmasına, Genelkurul salonuna açılmasına rağmen ANAP’ın Meclise girip girmeyeceği belli değildi.

DYP Lideri Ağar ise yarım saat önce basın toplantısı düzenleyip, Meclise girmeyeceklerini açıklamıştı.

Gül’ün cumhurbaşkanı adaylığının açıklandığı 24 Nisan tarihinden itibaren DYP ile ANAP’a askerin müdahale edeceği korkusu verildi. Zaten ANAP Lideri Erkan Mumcu’dan birinci tur oylamadan önce bir basın toplantısı düzenleyip, çok kötü şeylerin olacağı uyarısında bulundu. 22 Temmuz hezimetinden sonra DP Genel Başkan yardımcısı Celal Adan kötü şeylerin ne olduğunu, “Hani darbe olacaktı” sözleriyle ortaya koymuştu.

Darbe olmadı ama DYP ile Anavatan’ın desteğiyle Cumhurbaşkanı seçmeyi başaramayan Türkiye, 27 nisan gece yarısı e-muhtıra ile muhatap oldu.

Bu kez başka bir senaryo işliyor. O da ilk tur oylamadan sonra Büyükanıt’ın istifa edeceği söylentisi.

Korku salmanın yerini bu kez kaos oyunu aldı.

Bu oyunun muhatabı sadece AK Parti ya da Cumhurbaşkanı adayı Gül değil. Hatta öncelikli olarak onlar değil. CHP bile değil. Çünkü CHP zaten elde var bir. Yani zaten girmeyecek. 22 Temmuz’dan önceki Cumhurbaşkanlığı seçimindeki DYP ile Anavatan’ın yerini bugün MHP ile DSP almış durumda.

Demokrasinin kiliti bu kez MHP ile DSP’nin elinde.

YENİŞAFAK

Cumhuriyet mitinglerinde ismi ABDullah Gül şeklinde yazılarak  karşı çıkan ulusalcılar bakalım bu açıklamadan sonra ne yapacak:

MİLLİYETİN HABERİ:

  

Bryza: Tartışmalı aday gerginliğe neden olur

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Matthew Bryza, ‘Erdoğan uzlaşıcı bir aday göstereceğini ima etti. Eğer böyle bir aday gösterirse Türkiye’de siyasi gerilim olmaz’ dedi

TAKİ BERBERAKİS Atina

ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Matthew Bryza, Yunanistan’daki haftalık ekonomi gazetesi Ependitis’e verdiği demeçte, Türkiye’deki cumhurbaşkanlığı tartışmaları ile ilgili olarak, “Erdoğan tartışmalı bir ismi aday gösterirse gerilim oluşur, uzlaşıcı aday gösterirse gerilime neden olmaz” dedi.
Cumartesi günleri çıkan Yunan Ependitis gazetesinin dünkü sayısında, Bryza’nın, Türkiye’deki cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili görüşleri, birinci sayfadan “Cumhurbaşkanlığı için Gül’e hayır diyoruz” ve iç sayfadan da “Erdoğan Gül’ü aday göstermemeli” manşetleriyle duyuruldu.

‘Hikmet Çetin olabilir’

Bryza, gazetenin Washington temsilcisinin, Türkiye’deki cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili sorusuna şu yanıtı verdi:
“Türkiye’ye siyasi gerilimin cumhurbaşkanı seçimi nedeniyle geri dönmesi, Türk siyasetine ve Başbakan Erdoğan’ın tartışmalı bir şahsı aday gösterme kararına bağlı. Erdoğan’ın ne yapacağını bilmiyorum. Ancak, kendisi cumhurbaşkanlığına tartışmalı bir ismi aday göstermeyeceğini ima etti. Eğer uzlaşıcı bir şahsı önerirse, gerginliğe neden olmayacak. Tabii, eğer tartışmalı bir isim önerirse, o zaman geçen nisan ve mayıstaki gibi gerginlik görmemiz olası. Dediğim gibi, Erdoğan uzlaşıcı bir aday göstereceğini ima etti ve söylentilere göre bu eski Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin olabilir, birçok kişi de Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün olabileceğini söylüyor. Bu konu kelimenin tam anlamıyla Başbakan Erdoğan’ın elinde.”

‘PKK’yı yok etmeliyiz’

PKK konusundaki soruları da yanıtlayan Bryza, “PKK’yı yok etmeliyiz” diye konuştu. PKK’ya karşı ABD’nin operasyon yapmasına ilişkin bilgileri “doğrulayamayacağını”, ancak bu bilgilerin “sürpriz sayılamayacağını” belirten Bryza şöyle konuştu:
“PKK’nın terör örgütünden başka bir şey olduğunu ileri sürenlerin bilgi düzeyinin düşük olduğu aşikâr. Varlığını organize suça dayandıran acımasız bir terör örgütü söz konusu. PKK’yı yok etmeliyiz ve bunun doğru yolu, Türk ve Irak hükümetleriyle ortak operasyonlar planlamamızdır.”

ZAMAN gazetesi yazarı Tamer Korkmaz 2006 yılı itibariyleTürkiyede Milli bir politikanın belirlendiğini ve ABD yörüngesinden çıktığını iddia ediyor .  Bu iddiayı araştıracağız.

 İnşallah iddia doğrudur. Bizde hep karanlık demekten kurtuluruz..

Bu konu ile ilgili görüşlerini alıntılayacağız.

Önce Meşhur Kitabı :

Ankara Washington Hattı - Amerikan İktidarının Sonu

18 Temmuz 2007

Gazeteci-yazar Tamer Korkmaz, Timaş Yayınları’ndan bu hafta çıkan Ankara-Washington Hattı: Amerikan İktidarının Sonu isimli kitapta, Türkiye ile ABD arasında yaşanan iktidar mücadelesinin geldiği kritik noktayı gözler önüne seriyor. Ankara’daki ABD’nin, 1944 yılından 2006 tarihine kadar Türkiye’deki iktidar oyunlarının bir numaralı aktörü olduğunu iddia eden Tamer Korkmaz, kitabında çarpıcı bir tezi ortaya koyuyor: Türkiye, 15 Mayıs 2006′dan itibaren, ABD’nin egemenliğinden kurtulma ve tam bağımsız bir devlet olma yolunda çok ciddi bir adım attı.

http://kultur.sabah.com.tr/kit100-40110-20070718-401.html

Bu kitapla ilgili kendisi ile yapılan ropörtaj

okunmadan geçmeyin burada

İtirafname isimli yazısında ise Amerikan basınında önemli yer tutan İsrail lobisinin temsilcilerinini Türkiyeyi bombardıman etmelerinin nedenininde bu Amerikan yörüngesinden ayrılmanın itirafı olduğunu söylüyor.

o yazı

Bir başka yazısında ise 2006 yılını uğurlarken “bu yılın Türkiyenin bağımsızlığını kazandığı yıl kabul edilmesi gerektiği”ni söylüyor

o yazı

İranla yapılan enerji anlaşmasının Amerikan rağmına yapılmasının bağımsızlığın bir başka göstergesi olduğunu savunuyor

o yazı

Türkiyede gizli iktidarın saltanatını kaybetmesi nedeniyle bu kadar hırçın olduğunu iddia eden bu yazısında ise ulusalcılık denen olayın asıl amacını anlatıyor

haber

o yazı

‘Mumcu ve Ağar oylamaya katılsın’Baykal ile Gül’ün 24 Nisan görüşmesinde inanılmaz bir diyalog yaşandı. Baykal ve kurmayları: “Mumcu ve Ağar’a söyleyin bizi de kendinizi de şu 367 meselesinden kurtarın.”
07 Ağustos 2007 15:37
Ekrem Dumanlı: Baykal ile Gül’ün 24 Nisan görüşmesinde inanılmaz bir diyalog yaşandı.Perde arkasındaki bir bilgiyi paylaşayım. İlk defa size açıklıyorum: Abdullah Bey, CHP’ye gittiği zaman Baykal ve kurmayları perde arkasında diyorlar ki, “ya çok iyi oldu, Mumcu ve Ağar’a söyleyin bizi de kendinizi de şu 367 meselesinden kurtarın.” Çünkü Abdullah Beyi beklemiyorlardı. Abdullah Gül kime düşmandır diye sorsanız, ben Türkiye’de hiçbir siyasi grubun, hiçbir STK’nın, hiçbir medya grubunun topyekûn Abdullah Gül’e düşman olabileceğini düşünmüyorum. Nitekim adaylığı açıklandıktan sonra borsa coştu. TÜSİAD açıklama yaptı. Sonra bir anda hava değişti.

CHP Gül’ü istedi ama…
Türkiye’yi 22 Temmuz seçimine götüren sürecin perde arkasında yaşananlar merak konusu. Ağar-Mumcu atışmasında bilinmeyenlerin bir kısmının ortaya çıkması bekleniyor. Çetelerle ilgili operasyonlarda gözaltına alınan bazı şahısların bağlantıları da Cumhuriyet mitinglerinin organizatörlerine dayanıyor.

Olayın bir de Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığını engelleme boyutu var. Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, bu kritik gelişmelerin perde arkasında yaşanan bir olayı ilk kez Renkli dergisi okuyucularına açıkladı. CHP dahil diğer partilerin bir odak tarafından yönlenderildiği anlaşılıyor. CHP kurmayları, ANAP ve DYP’nin Meclis’e girip 367 barajını aşmasını istemiş. Bu çarpıcı bilgi, perde arkasında yaşananların ortaya çıkmasının ilk adımı olma özelliğine sahip. Siyaset-medya-sermaye-bürokrasi alanında yaşananların bir usta gazeteci gözüyle değerlendirmesini bu röportajda ilginize sunuyoruz.-Cumhurbaşkanlığı seçiminin yol açtığı kriz sonucunda seçime gittik. Şimdi önümüzde Cumhurbaşkanlığı seçimi var. Gül adaylıktan çekilir mi, çekilme AK Parti için ne anlama gelir?
- Gül çekilir mi, bilmiyorum. Çünkü MHP’nin “Adayınız kim olursa olsun Meclis’e gireceğiz” açıklaması bu tür bir manevrayı boşluğa düşürdü. Neden Gül’ün adaylığı bir krize dönüşmüştü. Şundan dolayı: Anavatan Partisi oylamaya girmeyince seçimler bir krize dönüşmüştü. Şimdi 70 milletvekiline sahip bir parti diyor ki, adayanız kim olursa olsun ben oylamaya katılacağım.

Dolaysıyla AK Parti penceresinden bakarak bu duruma açıklık getirmek kolay değil. Evet, Başbakan ‘bir liste ile gider uzlaşma ararım’ dedi ancak bu denklemde o sözün anlamı şuydu: Ben Cumhurbaşkanlığı seçimini yeniden krize dönüştürmeyeceğim. MHP’nin tavrı AK Parti’yi bir yönüyle rahatlatırken diğer yönüyle de kilitledi. Şimdi bu noktadan sonra şayet Abdullah Gül adaylıktan çekilecekse, bu durduk yerde, bir çırpıda, bir sabah basın toplantısı düzenleyip “Ben çekildim” demekle olmaz.Gül’ün çekildiğini varsayarsak, bu, CHP’nin politikalarını doğrulatma sonucunu doğurmaz mı?
- Bir kere CHP şuna karar vermeli. Bu gerilim politikası oy mu kazandırdı, yoksa kaybettirdi mi? Genel kanaat oy kaybettiği yönünde. Ya oy kazandıysa. Yani aslında CHP daha kötüyse. Belki de barajı aşamayacaktı.
Cumhurbaşkanlığı seçimi konusuna dönecek olursak, CHP’nin en büyük hatası şu oldu kanaatimce: Kardeşim sen başkasının adayını engelleme yerine kendi adayını koy. Öyle bir aday koy ki, AK Partililer de gidip o adama oy versin. Neticede bu oylama gizli oylama. Bu siyasette böyledir. Sen bir aday koy. AK Partililerin de sıcak bakacağı bir aday olabilir. İster CHP’nin içinden, ister dışardan bir CHP’li. Böyle bir yolu hiç denemediler. Bir kere CHP’nin ‘ben başarı elde ettim’ diyeceği hiçbir şey yok. Neden? CHP’nin bütün psikolojisi olmayın, oldurmayın. Deniz Bey, sözüm sözdür Tayip Erdoğan aday olmasın ben kendisine yardımcı olacağım dedi mi? Dedi. Nasıl yardımcı olacaksın? Baykal, bir televizyon programının arasında bana dedi ki, “Tayyip Bey aday olacak mı, sen ne düşünüyorsun?” Olmayacak dedim. Olmayacak ama çok baskı yapıyorsunuz, olursa sizinle inatlaşmaktan olacak, tahrik ediyorsunuz. Fıtık lafını kullandınız, bu söylenecek laf mı yani!
Şimdi, tamam Tayyip Erdoğan şu sebepten veya bu sebepten aday olmadı. Abdullah Gül aday oldu. Gül’ün adaylığının açıklanmasından sonra üç dört gün, dikkat edin, Deniz Bey piyasada yoktu. Televizyonda da söyledim “Nerede, Deniz Bey nerede?”

O arada ne oldu?
- Perde arkasındaki bir bilgiyi sizinle paylaşayım. İlk defa size açıklıyorum: Abdullah Bey, CHP’ye gittiği zaman perde arkasında diyorlar ki, “Ya çok iyi oldu, Mumcu ve Ağar’a söyleyin bizi de kendinizi de şu 367 meselesinden kurtarın.” Çünkü Abdullah Bey’in aday olmasını beklemiyorlardı. Abdullah Gül kime düşmandır diye sorsanız, ben Türkiye’de hiçbir siyasî grubun, hiçbir STK’nın, hiçbir medya grubunun topyekûn Abdullah Gül’e düşman olabileceğini düşünmüyorum. Nitekim adaylığı açıklandıktan sonra borsa coştu. TÜSİAD açıklama yaptı. Sonra bir anda hava değişti.

Niye değişti?
- Niye değişti, asıl soru da bu. Bilemiyorum, bir gün eteklerinde bulunan taşları döktüklerinde, telefon ve görüşme trafiğini deşifre ettiklerinde daha net göreceğiz. Ki bu günlerde gazeteler üzerinden Erkan Mumcu ile Mehmet Ağar atışıyor. “Konuşturma beni, senin kiminle konuştuğunu biliyorum falan… Konuşturma beni senin kimden talimat aldığını biliyorum” lafları önümüzdeki üç-beş yıl içinde çok duyulacak. Eğer herkes eteklerindeki taşı dökerse, niye borsayı coşturan bir aday, CHP’nin sükût edip, dikkat edin, Abdullah Gül’ün adaylığının açıklanmasından sonra CHP’de yapılan bütün bağrışmaların özü yine Tayyip Erdoğan’dır, Abdullah Gül değil.

s-Nasıl, biraz daha açar mısınız?
- Aday Abdullah Gül, adam çıkıyor kürsüden Tayyip Erdoğan’a yükleniyor. Abdullah Gül’e yüklen, aday o artık. Çünkü hazırlıksız yakalandılar. Örneğin şöyle düşünelim. Demirel’in literatüre giren lafını herkes mutlak bir hakikatmiş gibi kabul etti. Neymiş efendim, hiçbir fani önüne gelen Cumhurbaşkanlığını elinin tersiyle itemezmiş. Tayyip Erdoğan itti işte. Korktu da itti. Böyle bir şey olabilir mi? Korkan adam Gül’ü aday göstermez. Korktuysa Abdullah Bey için de aynı korkuyu duyması lazım. Ne zaman korktu dersin, ilgisiz ve bilgisiz bir adamı getirir oraya oturtursa dersiniz ki hakikaten korktu. Ama yok böyle bir şey. Dava arkadaşını aday gösterdi. Şimdi asıl konuya dönersek CHP, ‘Tayyip Erdoğan olmasın, işbirliği yapalım’ dedi.

Tamam olmadı, işbirliği yap. Hayır, Abdullah Bey’i istemiyoruz. Kimi istiyorsunuz, efendim biz Abdullatif Bey’i istiyoruz. Tamam, Abdullatif Bey olsun. Yok, hayır onu da istemiyorum. Kimi istiyorsunuz? Herhangi bir AK Partili olabilir. Sonra, herhangi bir AK Partili de olamaz, Meclis’ten biri olabilir. Hayır, Meclis’ten biri de olamaz, dışardan biri… Deseniz ki dışardan biri olsun; Mars’tan, Ay’dan, Güneş’ten birini isterler. Şimdi CHP’nin verdiği fotoğraf bu. Bu saatten sonra hiçbir kimseye, hiçbir isme evet demeyen bir partinin bundan sonra ortaya çıkacak herhangi bir isim, kim olursa olsun, bizim sayemizde oldu diyemez. Öyle bir lüksü yoktur. Çünkü inandırıcılığını kaybetti.s-Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın bir soruya cevaben yaptığı; “12 Eylül’deki açıklamamızın arkasındayız” ifadesi sanki 27 Nisan Bildirisi için sarf edilmiş gibi sunuldu. Medya ne yapmaya çalışıyor?
- Şimdi Türkiye’de bir alışkanlık var; siyasîleri askerin sopasıyla dövme alışkanlığı. Aslında burada askerin bir suçu varsa, askeri kışkırtanların yüz suçu vardır. Düşünebiliyor musunuz, bu ülkede bir önceki Genelkurmay Başkanı’na, Hükümet’e yeterince sert davranmadığı için neler yapıldı, neler söylendi! Askerin gölgesine basmayan adamlar, Genelkurmay Başkanı’nın karşısında kılıç çektiler. Sen aşırı demokratsın, efendim sen aşırı liberalsin diye.

Hatta bir gazeteci arkadaşımız bir brifingde kalktı, “Efendim, biz muhtıra gibi bir açıklama bekliyorduk, neden böyle sert açıklama yapmadınız” diye sordu. Genelkurmay Başkanı da, “Önemli olan masaya yumruk vurmak değildir, kafayla mantıkla davranmaktır” dedi, kalkıp bunu da eleştirdiler. Ya bir asker ne diyebilir, bir komutan ne diyebilir? Bizdeki gazeteci milleti; bunlar da bir millet biliyorsunuz, bazen de aşiret diyorum ben, medya aşireti ya da aşiret medyası, bunlar enteresan, istiyorlar ki kodum mu oturtsun.

Bunu da bir medya meddahı söyledi; ‘koydu mu oturtan’. Şimdi bizim ilginç bir yapımız var. 1980 Darbesi, 60 Darbesi, 71 Muhtırası hep basının daveti ile olmuştur. Ama Kenan Evren’in bir sözü var. Diyor ki, bunlar bizi önce davet ederler, sonra dönerler bize vururlar, saldırırlar. Turgut Sunalap’ın söylediği de bunu doğruluyor aslında. Aslında diyor, ordular darbe yapmaz siviller yaptırır. Türkiye’deki faşizm aslında sivillerde var. İlginç bir iç güdü ile halkı dövdürme, halkın temsilcilerini dövdürme güdüsü, Türk basınında maalesef var. Sadece basında değil, iş dünyasında ve ülkedeki bazı güç odaklarında da var. Kapalı kapılar ardından, “Paşam iyi ki siz varsınız” denir. Şimdi bir gün herkes eteğindeki taşları döker, diyorum.

Şimdi ben Türkiye’de askerleri çok zor durumda görüyorum. Orada da Genelkurmay Başkanı bir programa katılıyor, efendim ne düşünüyorsunuz? ”12 Nisan’da yaptığımız açıklamanın arkasındayız” şeklinde cevap veriyor. 12 Nisan’da söylenenler aslında çok makul şeyler. O kadar makul ki, Çölaşan kalkıp diyor ki, Erdoğan size de hocam diyor mu? Ne demek bu? Yani siz de mi Özkök Paşa gibi Erdoğan ile yakınsınız, demek istiyor. Yani böyle bir mantık olabilir mi? Genelkurmay Başkanı diyor ki, 12 Nisan’da söylediğimizin arkasındayız. Ama sağ olsun bazı goygoycu arkadaşlar, televizyona çıkıp, hararetle yok şunu demek istedi de, yok bunu demek istedi de… Ya ne demek istediyse dedi işte. Adeta davetiye gönderip tahrik edercesine medya mensuplarının bu işi kaşıması askerin değil, daha çok bizim medyanın eski alışkanlıklarıyla ilgili bir şey.

Medya, iş dünyası ve diğer mahfiller neden askerî müdahaleyi bu kadar istiyor?
- Çok sebebi var da, ana sebeplerinden biri, gördüğümüz bildiğimiz kadarıyla gizli bir sınıf çatışması var. Yani iş dünyasının önemli bir kesimi sermayenin Anadolu’ya da yayılmasından; Denizli’de, G.Antep’te, Bursa’da, Konya’da yeni yeni sermaye gruplarının oluşmasından rahatsız. 28 Şubat’taki ‘yeşil sermaye’ palavrası bu yüzden ortaya atıldı. Sermayenin yeşili, mavisi, kırmızısı mı olur? Eğer sermayeyi renklere ayıracak olursak Türkiye’deki sermayenin önemli bir kısmı kızıl sermayedir. Yani hepsi solculardan oluşan bir sermaye. Sonra sermayenin yeşilinden ne olur ki, bırak senin ‘İstanbul dükalığın’ gibi Anadolu’da da yüz tane zengin olsun, yüz olmasın da üç yüz olsun.

Kendi kazanımlarını koruma mücadelesi var Türkiye’de. Anadolu’dan gelmiş olanları köylü görmek, aşağılamak ve bunların önünü kesmek isteyen bir zümre var. Bu her yerde var. Medyada da böyle. Şöyle diyelim. 20 yıl, 40 yıl geriye gidin, bir zengin adam portresi var. İşte özel okulda okumuş, en az bir-iki yabancı dil bilen, efendim, kırmızı şarabıyla caz konseriyle vs. bunu aşağılamıyorum, olabilir ama toplumsal değişim yeni bir iş adamı zümresini karşınıza çıkarıyor. Paris’e de gider ama Umre’ye de gider. Kamuya açık toplantılara gider fikirlerini beyan eder ama kalkıp Çırağan’daki bir toplantıya gider. Çırağan’a yakın bir camide Cuma namazı kılar. Bu kimlik yeni bir kimlik. Bu kimlik rahatsız ediyor onları. Medya dediğimiz küçük bir dünya. Herkes birbirini tanır. Okuduğu okuldan tanır. Bir dava arkadaşlığı vardır. Yeni insanlar çıkıyor, kim bunlar? Bunlardan tedirgin olan da olmayan da var. Anadolu’dan gelip medya, siyaset dünyasında yer almaya çalışan insanlar da var. Siz kimsiniz, nerden çıktınız diyen insanlar da öfkeye kapılıyor. Türkiye’nin bu öfkeden kurtulup yeniden hem kendini hem de karşısındakini tanıması gerekiyor. Bunu başarıyla yapanlar var.

Bu yüzden AK Parti’nin başarısından ürkmeyen ama geçmişte solculuktan gelen aydınlar sosyal değişimi görüyorlar ve bu normal, olması gerekir diyorlar. 70 milyonluk Türkiye’de artık bazı zümrelerin plânlaması, siyaset mühendisliği, sosyal mühendisliğinin gitmesi mümkün değil deyip bunu normal karşılayan da var, aşırı tepki gösterenler de var. Ama Türkiye bunu bir şekilde önümüzdeki 10-15 yıl içinde aşacak diye düşünüyorum.s-Türkiye’de genel itibariyle iktidar sağ, ama medya hep sol zihniyetin elinde olmuş, bu çelişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Tabi büyük bir çelişki. Seçimlerden önce köşe yazarlarına kime oy vereceksiniz diye soruldu ve ben de takip ettim. Neredeyse yazarların yüzde 80′ni sol partiye, CHP’ye oy veriyor. CHP’ye vermeyen de Baskın Oran’a, Ufuk Uras’a veriyor. Zaten seçimlerdeki yanılgı buradan kaynaklanıyor. Şimdi medyasının yüzde 80′ni solcu olan bir ülkenin yüzde sekseni sağcı. Sağ-sol kavramları tartışmalı kavramlar ama genel çerçevede söylüyorum. Önce arzu ediyor, sonra onun üzerine düşünüyor. Biz Türkçe’de buna ‘hüsnü kuruntu’ diyoruz. Yanımda da herkes böyle düşündüğüne göre, CHP kilit parti, Türkiye’yi kurtardı falan… Bu arzuyu sonra niyete çeviriyor. Halk da böyle olmalı diyor. Öyle de değil işte. O yüzde 80 küçük bir zümre ama hep bilgilileriyle iletişim halinde olan bir zümre. Şimdi düşünebiliyor musunuz, seçimlerin en komik tarafı budur, bütün gazeteler meydana muhabir ve yazar gönderiyor. Herkes oradan yazı gönderiyor. Diyor ki, mesela 6 milletvekili çıkacak, 2 AKP, 2 CHP, 1 MHP, 1 DTP. Sen de o şehre gidiyorsun, mümkün değil diyorsun. Bingöl ve Muş’a gittim, dedim ki AK Parti burada siler süpürür. Şimdi diyorlar ya, sokakta gördüğümüz her iki insandan biri AK Partili mi? Git oraya sokakta gördüğün her 10 kişiden 7’si AK Partili. Siz de muhabir, köşe yazarı gönderiyorsunuz, bu durumu niye göremiyorsunuz?

Medya-siyaset ilişkisinde bir problem mi var? Medya nasıl davranmalı?
- En başta şunu yapacağız: Yön belirleyen aktörleri değil, bunu içimize sindireceğiz, biz siyaseti hala medyanın tekelinde sanıyoruz. Medya ne derse o olur, medyayı siyasetin aktörlerinden birisi olarak görüyoruz. Bu mantık olduğu sürece siyaset ile medya arasındaki ilişkinin düzelmesine imkân yok. Bunu 28 Şubat sürecinde itiraf edenler de oldu. Yani biz istediğimiz zaman iktidarı değiştiririz, kimi muhalefet yapmak istersek onu yaparız gibi bir hisse kapıldık ve cezasını çektik. Medyanın yapacağı şey şu: Bizim siyaset içindeki vazifemiz nedir, sorusuna doğru cevap bulmak. Bizim vazifemiz, gördüklerimizi, yaşadıklarımızı objektif bir şekilde -tarafsız demiyorum ama taraf olabilirsiniz, analiz yaparken taraf olabilirsiniz- habere dönüştürürken yönlendirmeye kalkmadan hadisenin fotoğrafını çekip gerçeği bütün çıplaklığıyla vatandaşa aktarmaktır. Ama biz buradan kalkıyoruz, Mumcu ile Ağar’ı yan yana getiriyoruz. Bu bizim görevimiz değil. Çok kişiyle konuştum seçim öncesi. Yüzde 40′a inanamıyorlardı. ‘Türkiye’de bugünkü şartlarda yüzde 40 alan parti kudurur’ diyorlardı. Biz denetimimizi yapalım, demokratik denetimimizi yapalım, icraat denetimini yapalım. Mesela biz 4.5 yıl boyunca ciddi bir muhalefet yaptık. İcraat muhalefeti yaptık. Yaptığınız bu çalışma yanlış kardeşim dedik. Ama Türkiye’de muhalefet de yanlış anlaşılıyor. Kafadan Başbakan’a, bakana gireceksin. O zaman muhalefet yapmış olursun… Hiçbir insaf yok, hiçbir ölçü yok. İcraat denetimi yerine insanların haysiyetleriyle, şerefleriyle, onurlarıyla oynayacak şekilde alay eden, aşağılayan küçük gören bir mantık muhalefet sayılıyor.

s-İki yıldır çeteler ve bu çetelerle ilgili ilginç olaylar yaşadık. Çetelere karşı da medyanın böyle sert bir muhalefeti var mı?
- Bütün iletişim fakültelerini göreve davet ediyoruz, ama adamlar uyuyor. 27 tane iletişim fakültesi var, ne yaparlar aklım fikrim almıyor. Bu ülkede mısır patlar gibi iki yıldır her taraftan çete çıkıyor. Bu çeteler, bazı gazetelerde ufak da olsa haber değeri taşımıyor. Susurluk’u niye o kadar büyütmüştük? Memlekette askerin içine sızan, polisin içine sızan, mafyanın içine sızan çete kurabiliyor.

Çeteler bir dünyadan olunca, efendim Susurluk olayında olduğu gibi yakalıyorsun, sonradan başka çeteler çıkınca kulaklar tıkanıyor, gözler kapatılıyor. O zaman Erbakan Hoca’ya haksızlık yapılmış. Erbakan Hoca, bunlar fasa-fiso demişti. Demek ki bunların hepsi fasa-fiso. Ya da herkesin fasa-fisosu kendine göre değişiyor. Böyle bir şey olabilir mi ya! Bir tutarlılık yok. Çete 18′inci sayfalarda, 27′nci sayfalarda küçük bir yer ayrılarak geçiştiriliyor. Öyle çeteler çıktı ki, hala tutuklamalar devam ediyor ama tık yok. Sauna’da gözaltına alınan iki tane subay var. Özel Harp Dairesi’nde çalışıyor adamlar. Eryaman çetesinde muvazzaf askerler var, Şemdinli’de muaazaf askerler var. Bunun asker düşmanlığı şeklinde anlaşılması da doğru değil. Ama krokiler çıkıyor, Başbakan’ın evinin krokileri. C4, A4 bombaları. Daha geçenlerde İzmir’de cephane bulundu, bizden başka yazan olmadı. 6 bin 500 silah. Monte edilmemiş, monte edilecek Türkiye’de. Av diyor adam, ne avı? Profesyonel ordunun, askerin veya profesyonellerin kullanabileceği silahlar. Ulus’taki patlamanın 50 misli daha büyük bomba ele geçirildi.Bu çeteleri kuranların dertleri ne, kime karşı böyle bir yapılanmaya gidiyorlar ve amaçları ne?
- Şimdi olayın birkaç yönü var. Bir yap-boz oyununun parçalarını görüyoruz. Bir parçası Sauna’da, bir parçası Eryaman’da, bir parçası Bursa’da, bir parçası Şemdinli’de, bir parçası Ümraniye’de; böyle devam ediyor. Fotoğrafın tamamını şimdiye kadar kimse göremedi, yap-bozun parçalarını biraya getirip işte budur, diyemedi. Bunun sebepleri var. İşte yayın yasağı. Şu an Ümraniye olayının içeriğine ilişkin bir şey söyleyemiyorsunuz, yazamıyorsunuz. Kendilerine vatansever diyen bir grup, maalesef devletin bazı kurum ve kuruluşlarıyla ittifak ederek onlarla işbirliği yaparak, öyle bir hava vererek ya da illegal bir şekilde orada bazı insanlarla irtibat kurmak suretiyle Türkiye’deki siyasî dengeyi bozmak, değiştirmek hatta Türkiye’deki sosyal dokuyu bozmak ve değiştirmek istiyor. Bu işin özünde Türkiye’nin sosyal dokusunu değiştirecek, kendi içine kapatacak bir çeşit faşizm algısı var. Fotoğraf tamamlandığında karşımıza bir şey çıkacak.

Çetelerle bazı STK’lar arasındaki ilişki de gün yüzüne çıktı, bu STK’ları Cumhuriyet mitinginde aldıkları aktif rolle de biliyoruz. Bu durumu nasıl değerlendirmek lazım?
- Nokta dergisinde yayımlanan bazı belgeler bunu zaten açığa çıkarıyor. Orada 2004′te iki darbe girişimi olduğu ve bu darbe girişimlerinin başında Şener Eruygur’un bulunduğu açık ve net bir şekilde söyleniyor. Eruygur, dönemin kuvvet komutanlarından birisi. Bu iddiaları yalanladığını görmedim. Adam sürekli susuyor. Niye konuşmuyor, bilen yok. Orada bir şey daha var. Nokta dergisi kapatılmadan bir önceki sayıda yanılmıyorsam STK meselesini işlemişti. Güya STK’lar oluşturulacak. Sadece elbisesi sivil ama kafa sivil değil. Bazı dernek çatıları altında toplumsal hareketlenmelere yol açılacak. Şimdi Cumhuriyet mitingleri, geriye dönüp baktığımızda aslında üç zümreden oluşuyor bu mitingler. Bunu kimse söylemiyor. Söyleyince mitinglere katılan bazı iyi niyetli insanlar bundan rahatsız oluyorlar. Bu mitinglerin arkasında üç önemli destek vardı. Alevî vatandaşlarımız, Alevî dernekleri ikna edilerek buraya getirilmişti. Kürşat Bumin, meydanda bu durumu gördüğünü, buna şahit olduğunu yazdı. İkincisi; mitingler YÖK destekliydi. Sınavlar mitinglere denk geldi diye ertelendi. Otobüsler tutuldu. İzmir’deki miting için Samsun’dan bilmem kaç otobüs kaldırıldı.

Çocukların da kimi mitinge katılıyor, kimi gezmeye, eğlenmeye gidiyor. İkna edilenler oluyor. Türkiye’de üniversitelerin ikna odaları ve ikna kabiliyetleri güçlüdür. Üçüncüsü ise emekli subay, subay yakınları vs… Bununla ilgili de geçenlerde gazetelerde bazı belgeler yayımlandı. Eğer gerçekten bu endişe Türkiye’nin endişesi olsaydı durum bambaşka olurdu. Bir sosyal ve siyasal mühendislikle karşı karşıyayız. Türkiye’de insanlar arasında bir uçurum meydana getirmek istiyorlar. Başörtülü ile başı açık, camiye giden ile gitmeyen, şunla bunu, bununla onu sürekli birbirine düşürecek bir uçurum politikasıydı bu. Ama Türk halkı bu tuzağa düşmedi. Mesela Cumhuriyet mitinglerine o gün bir tepki mitingi yapılsaydı, beşer beşer sayılan ve bu yüzden iki milyon diye ifade edilen mitinglerden beş misli insan toplanabilirdi.Toplumsal çözülmede de medyanın ciddi bir etkisi var. Nereye varacak bu işin sonu? Ve çözüm için ne yapılmalı?
- Maalesef. Kaç gündür gazetelerin baş sayfasında Bülent Ersoy ile bilmem kim var. Böyle bir ahlâksızlık olabilir mi? Yani milletin çok merak ettiği bir şey midir? Allah’ın her günü Bodrum’u veriyor televizyonlar. Ve ilginçtir, televizyonlara konu olanları sağdan sayın 20, soldan sayın 20 kişiyi geçmez. Türkiye’de böyle bir kargaşa var, gazetelerde de var bu kargaşa. Kardeşim sen Hülya Avşar, Gülben Ergen gibi toplam 20 ismi her gün sürmanşet yapacaksın Barzani’nin açıklamasını, Dışişleri’nin bilmem falan tavrıyla ilgili haberini girmeyeceksin…

Kanunlar bile değişik Batı’da biliyor musunuz? Eğer tabloid gazeteyseniz kanun size karşı değişik işler, ciddi gazeteyseniz farklı işler. Türkiye’de yasal boşluk var. Bu nedenle de herkesin eli herkesin cebinde oluyor. Şöyle bir tanım yaptım: Hangi gazetenin manşeti logosundan büyükse o gazete sansasyonel bir gazetedir ve tabloittir. Logodan daha büyük puntolarla başlık atılır mı? Bir gün III. Dünya Savaşı çıksa savaş çıktı demek için elinde punton kalmayacak. Hal, vaziyet böyle. Halkı da eleştirmek lazım. Bir tepki koymuyor ortaya. Ama şikayet ediyor. Şikayet ediyor ama seyrediyor. Maalesef değişik baskıların neticesinde çok maskeli bir toplumuz. Öyle ki bunu bazen nezaket kurallarıyla izah ediyoruz, bu kez de dürüstlüğümüz kayboluyor. Mesela medyayı eleştiriyoruz, tahminleri yanlış çıktı diye. Tamam da tahmin edemediler de hangisinin tirajı düştü? Kardeşim beni analizlerinle yanlış yöne sevk ettin bırakıyorum seni diyen… 100 bin, 50 bin tiraj haybeden, bırakın 100 bin, 50 bini beş bin tiraj kaybeden gazete mi var? Hal böyle olunca demek ki maskeli balo içindeyiz. Reytinglerine bakılıyor. Bu eleştirilen programlar en fazla reytingi alıyor. Hem eleştirip hem seyrediyor. Bu da mümkün. Seyretmesi onayladığı anlamına da gelmiyor. Araştırmalara bakıldığında halkın yüzde 90′ı bu programlardan iğrenmiş durumda. Ama seyrediyor da. Burada bir çelişki var.Son olarak gündemde Anayasa değişikliği var, bu konuyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
- Ben bu şartlarda çok iyimser olanlardan değilim. Sivil anayasadan ne anlaşıldığı da net değil. Darbecilerin yaptırdığı anayasayı da siviller yaptı, komutanlar değil. Zihnin sivil olması önemli. Bu talebi doğru buluyorum. Yani bir sivil anayasaya ihtiyaç var. Ama şartlar bugün oluşmuş mudur, eğer Meclis daha değişik bir aritmetik ortaya koyabilseydi olabilirdi. Ama şimdi harcadığımız enerjiye değecek bir sivil anaysa yapacağımıza dair bir ümidim yok. İhtiyaç mıdır, evet ihtiyaçtır. Darbe dönemi anayasaları, genellikle darbe öncesi şartların psikolojisiyle hazırlanmıştır. Maalesef yıllardır bunun diyeti ödeniyor. Benim kanaatim göre, sembolik kavgaların içine girmemek lazım. Mesela Zafer Hoca’nın söylediği de daha önce konuştuğu şeyler, ama milletvekili sıfatını kazanınca hele bir de AK Parti sıralarında bunu söylediğin zaman bu bir sembolik kavgaya dönüşüyor. Sonra her şeyin önünü tıkayabiliyor. Türkiye’de maalesef tartışmaların çoğunun içi boş. Anayasa bir sosyal talep haline gelirse, aydınlar da o havayı yakalayabilirse yapılabilir, yoksa çok zor. l
ADNAN KARAKAŞ/renkli dergisi

Genç Neo-conlar rahatsız!

İmaj zedeleyeyim derken…  Gerçekten birileri, Ak Parti’nin güçlü bir biçimde sandıktan çıktığı seçimden sonra Türkiye’nin imajını zedelemek için devreye girmiş bulunuyor… Önceki gün, Wall Street Journal (WSJ) gazetesinde, Soner Çağaptay imzasıyla bir yazı yayımlandı. Yazar Washington Institute (WINEP) adlı kuruluşun Türkiye masası başında bir Türk. WINEP İsrail’in radikal Likud Partisi’ne yakın bir düşünce kuruluşu. Türkiye de ilgi alanında. Çağaptay’dan önceki Türkiye uzmanı ülkemizde bayağı tanınıyor: Alan Makovsky…Tüyleri diken diken eden bir makale bu… Seçimden yeni çıkmış bir ülkeden ve halkın yarısının oy verdiği bir partiden nasıl söz ediyor, okumalısınız… Her gün yüzlerce yazıya göz atıyorum, elma ile armudu bu denli kasıtlı birbirine karıştıran bir yazı okuduğumu hatırlamıyorum.

Örnek vereyim.

Gerçekleri ters yüz etmeye kararlı yazar, Amerikan yönetiminin hoşuna gidebilecek bir konuyu bile çarpıtmayı göze alabilmiş. Irak ve Afganistan’a giden lojistik desteğin dörtte üçünün Türkiye üzerinden geçtiğini söylüyor; “Ee, ne var bunda?” diyecek Amerikalıları hemen uyararak: “AKP Washington’la iyi ilişkilerden yarar gördüğü halde, hükümet, bu ilişkiyi Türk halkına açıklamıyor…”

Türkiye’ye gelmiş ve 17 yaşında iki gençle konuşmuş yazar, gençler kendisine ABD’nin Irak’ta işlediği savaş suçlarından söz etmişler… “AKP’nin iddialarını bana aktardılar” diyor… Bana gelseydi, kendisine, Başbakan Tayip Erdoğan’ın, hem de seçim öncesinde, “1 Mart tezkeresi geçmeliydi” dediğini aktarır ve eklerdim: “17 yaşındaki iki Amerikalı’yla Irak’ı konuşsan, onlar sana ne anlatırdı? Amerikan askerleri Irak’ta işledikleri savaş suçlarından yargılanıp ceza yemiyorlar mı?”

Çağaptay’ın yazısında “Ak Parti Türkiye’nin İsrail’le iyi ilişkilerini berbat etti” iddiası da var. Savunma ihalelerine abone İsrail artık eskisi kadar para kazanamıyormuş Türkiye’den; “Gerçi savunma sanayinde daha az ihale açılıyor, ama…” deyip bunu da yazıyor İsrail’in Likud Partisi destekli WINEP uzmanı…

Sanki WINEP yönetimi, ‘Türkiye uzmanı’ sıfatını taşıyan maaşlı elemanına, “Seçim sonuçları ABD’de demokrasi ve liberalizm ile ilintilendirilip Ak Parti lehine yansıtılıyor; bunu tersine çevirecek bir yazı kaleme al” buyurmuş; adam her şeyi tersine çeviren bir yazıyla varlığını ispatlama çabasında. Bereket eş zamanlı olarak yüzlerce olumlu yazı çıkıyor da Amerikan basınında, bizdeki Fox-TV’nin de sahibi olan Murdoch’un gazetesinde çıkan bu ‘küfürname’ yalnızları oynamaya mahkûm…

“Seçimden sonra Türkiye’nin imajı zedelenecek” diyenlerin gösterebilecekleri ikinci örnek İsrail basınından… The Jerusalem Post gazetesi de WINEP çizgisinde yayınlar yapıyor. En şaşırtıcı olan ise, Barry Rubin’in tavrı… Geçen hafta Türkiye’deymiş Rubin, seçimi İstanbul’da izlemiş… Milliyet’ten Kadri Gürsel kendisiyle yapılmış “AKP’yle 20 yıl daha mümkün” başlıklı bir röportaj yayımladı gazetesinde. Milliyet’e söyledikleri ile Jerusalem Post’ta çıkan iddiaları arasında dağlar kadar fark var Rubin’in…

İsrail’de bir araştırma kurumunun yöneticisi Barry Rubin Ak Parti’den kuşku duyduğunu saklamasa da, Türkiye’de kendisini bulup söyleşen gazetecinin, “Yabancı basında AKP’nin tanımlanması hususunda bir kafa karışıklığının olduğunu görüyorum. Bazıları, İslami köklü, bazıları eski İslamcı, bazıları ılımlı İslamcı, bazıları da aşırı muhafazakâr diyor. Siz ne diyorsunuz?” sorusuna gayet mülâyim bir cevap veriyor: ” Ben ‘İslami yönelimli’ derdim. Bu yönde belirli bir duygu ve eğilimleri var, ama tam olarak da değil. Ya da ‘İslami kökenli’ derdim, arka planlarını anlatmak için; ama ‘İslamcı’ demezdim.”

Beyrut’ta İngilizce yayınlanan Daily Star gazetesinde de yazıları yayımlanıyor Rubin’in; oraya yazdığı son yazı da ‘mülâyim’ cinsten… Fakat Jerusalem Post yazısı Soner Çağaptay’ın karbon kopyası gibi… “Görüştüğüm her eğilimden Türk bana aynı kurbağa öyküsünü anlattı” diye giriyor yazısına ve “Kurbağayı haşlamak için kızgın suya batırmazsın, soğuk suya koyup ateşin derecesini yavaş yavaş artırırsın, tam alıştığını sanırken haşlanıp pişer…”

Konuya eğilmem seçim öncesinde işitip okuduğum “İmajınız zedelenir” tezi yüzünden ya, seçim sonrası okuduklarımdan hareketle geliştirdiğim kendi tezimi sizlerle paylaşmak isterim: Çağaptay ve Rubin gibilerin tersine çabaları, Türkiye’nin dünyadaki imajını artırır…

http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=6284&y=TahaKivanc

25 Temmuz 2007

font boyutu küçülsün büyüsün

Ümraniye’deki bir gecekonduda ele geçirilen el bombaları ile ilgili yürütülen soruşturma kapsamında yapılan incelemede Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde Türkiye’yi karıştıracak üç önemli cinayetin suikast planları ortaya çıktı.

Vatansever çetenin şok suikast planıKuvai Milliye’cilerin bilgisayarlarında başlatılan incelemelerde Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve ya AKP’den her hangi bir kişinin Cumhurbaşkanı seçilmesi halinde Ermeni Patriği Mutafyan, Fener Patriği Bartholomeos ve işadamı İshak Alaton’un öldürülme planlarının yapıldığı similasyon planları ortaya çıktı.
İstanbul/Ümraniye’deki bir gecekonduda ele geçirilen el bombaları ile ilgili yürütülen soruşturma kapsamında tutuklanan Kuva-i Milliye Derneği Başkanı Bekir Öztürk’ün bilgisayarından Fener Rum Patriği Bartholomeos, Ermeni Patriği Mutafyan ve İşadamı İshak Alaton’a yönelik suikast senaryolarına dair bir belgenin çıktığı öne sürüldü. Cinayet planlarının yapıldığı simulasyon belgesi nedeniyle Barholomeos, Mutafyan ve Alaton’un korunması için güvenlik önlemlerinin arttırılması istendi.

ŞOK SUİKAST SENARYOLARI BİLGİSAYARDA

Terör örgütü üyesi olmak” ve “askere itiatsizliğe tahrik” suçlarından tutuklanan Kuva-i Milliye Derneği Başkanı Bekir Öztürk’ünolduğu iddia edilen ve derneğin genel merkezinde ele geçirilen bilgisayarda yapılan inceleme sonucu Fener Rum Patriği Bartholomeos, Ermeni Patriği Mutafyan ve İşadamı İshak Alaton’a suikast gerçekleşeceğine ilişkin bir yazının ele geçirildiği öğrenildi.
CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİNDE ÜLKEYİ KARIŞTIRACAKLARDI

Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı’nın talimatı üzerine geçtiğimiz hafta Ankara, Konya, Bursa ve Balıkesir illerinde bulunan Kuva-i Milliye Dernekleri’ne baskınlar düzenlenmiş dernek başkanı Bekir Öztürk’ünde aralarında bulunduğu 5 kişi gözaltına alınmıştı.Ankara ilinde bulunan derneğin genel merkezinde yapılan aramada ele geçirilen bilgisayarın yapılan incelemesinde ortaya çıkan suikast planları incelemeye alındı. İddialara göre Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve ya AKP’den bir kişinin Cumhurbaşkanı olması durumunda ki simülasyonlarda :1. Suikast olarak Fener Patriği Bartholomeos’un öldürülmesi; 2. Suikast olarak Ermeni Patriği Mutafyan’ın öldürülmesi, 3.suikast olarak da işadamı İshak Alaton’un öldürülmesi konularını içeren planlar olduğu iddia edildi.

GÜVENLİK BİRİMLERİ TEDBİRLERİ ARTIRDI
Bunun üzerine savcılık tarafın Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bir yazı gönderildiği ortaya çıktı. Yazıda, belgede yer alan Mutafyan Barholomeos ve Alaton’a yönelik güvenlik önlemlerinin arttırılmasının talep edildiği öğrenildi.

Gazeteport

“ İç ve dış mihraklar vatan, millet, bayrak gibi kutsal değerlerimizi kullanarak AK Parti’yi iktidardan uzaklaştırmak istiyor. İç ve dış mihraklar kesinlikle birlikte hareket ediyor ve bu oluşumlara maddi kaynak yağıyor. Güvenlik güçlerinin başarılı baskınlarına destek olarak devlet tüm organlarını harekete geçirerek bu örgütlerin finans kaynaklarını bulmak zorundadır. Sözde sivil toplum örgütü olan bu oluşumların arka planını çözebilmemiz için para kaynağını bulursak bu iş kökünden hal olur”

Bülent Orakoğlunun bu değerlendirmesi gerçekten çok önemli. Eğer bu yapılanmanın finans kaynakları çözülürse bu yapının kime hizmet ettiğide anlaşılacaktır.

Bu konu ile bilgi ve belgeleri bulabildiğim kadarıyla buraya dercedeceğim..

bu konuda sizinde desteklerinize ihtiyacımız olduğunu söyleyerek şimdilik bildiklerimi yazayım.

ulusalcı dernekler malumdurki pek çok kol altında faaliyet gösteriyor.

Bunları kısaca tasnif edecek olursak;

1-Sivil toplum kuruluşu altında faailiyet gösterenleri var:

ilk aklımıza gelenleri

ÇYDD

coca cola çydd işbirliği

ADD

cumhurbaşkanının yardım listesi

amerikan elçiliğinden teftiş

mitingleri nasıl finanse ettiler

2-Çete yapılanmaları var

derin devletin yeni finans yönetimi

kuvayı milliye dernekleri

vatansever güçler birliği

örtülü ödenekten yardım aldık

şehit cenazelerinde paralı provakasyon

şehit eşini bile dolandırdılar

3-Ulusalcı medya kuruluşları var.

kanaltürk:

kanaltürkü kim finase etti

ulusal kanal

yeniçağ gazetesi

tercüman gazetesi

cumhuriyet gazetesi

4-Ulusalcı parti ve teşkilatlar var

işçi partisi

ergonkonu perinçek revize etti

bağımsız türkiye partisi

5-Birde gizliden bunları destekleyenler var

işte bizm bulabildiğimiz kaynak haberleri

1-Değirmenin suyu nereden geliyor, nerede kullanılıyor?
Bir iddiaya göre, Başbakana bağlı olmayan Orta Asya’da Türk milliyetçiliğine derinden yardım eli uzatan örtülü bir ödenekten geliyor. Diğer gelir kalemi ise Peker grubu gibi derinlerle çalışan mafya çeteleri. Söylemleri masonluk ve ABD karşıtlığı olmasına rağmen Soros Vakfı tarafından finanse edildikleride ileri sürülüyor. Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi (VKGBH), bir yıl içinde 1,5 trilyon lira harcayarak, ülke çapında 190 şube açtı ve 3 milyona yakın üye kaydetti. İlçeler hatta köylerde bile örgütlendi. Mesela Mersin’de 70 bin üye kaydedildi. Dergileri Türkeli, 250 bin basılıyor. Bir milyondan fazla tüzük teşkilatlara gönderilmiş durumda. Giriş aidatları 40 YTL, yıllık üyelik aidatı ise 100 YTL. Başkanları Taner Ünal, MHP’den dışlanan bir sözde ülkücü.
kaynak:faruk aslan-sonsaniye.net,4. soru değirmenin suyu


‘Vatansever’ operasyonu tüyler ürpertici!

 

Yaptıkları provokasyolar, sivil ve askeri bağlantıları, planları,CD’leri ile “Vatansever Çete”nin derinliği insanı dehşete düşürüyor. Soruşturmayı yürütmek için Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nda özel ekip kuruldu. Operasyon kapsamında yaklaşık 100 bin sayfa doküman ele geçirildi.

'Vatansever' operasyonu tüyler ürpertici!

İncelenmek üzere Cumhuriyet Savcılığı’na verilen dokümanlar için özel bir ekip kuruldu. Yoğun iş yükü içinde iddianamenin zamanında yetiştirilebilmesi için soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Şemsettin Özcan’a yardımcı olmak üzere Başsavcı Vekilliği tarafından iki savcı daha görevlendirildi. Özcan, Danıştay saldırısı davasının da soruşturmasını yürüten savcıydı.

DÖRT ÇUVAL EVRAK GELDİ

ANKARA Organize Polisi’nin yaklaşık 14 aydır gizlilik içinde yürüttüğü soruşturma, 14 farklı ilde sürdürüldü. Şüphelilerle ilgili olarak 40 ayrı suç dosyası hazırlandı. 15′i tutuklanan 21 zanlı için binlerce sayfa telefon dinleme tutanağı, ifadeler ve fezlekenin de bulunduğu yaklaşık 50 klasör evrak, dört çuval içinde Cumhuriyet Savcılığı’na teslim edildi.

ÜNAL’IN CD’LERİ 50 BİN SAYFA

OPERASYONA Ankara, İstanbul, Konya, Mersin ve Antalya illerinde geçtiğimiz hafta eş zamanlı şok baskınlarla nokta koyan polis, zanlıların ev ve işyerlerinden çok sayıda suç unsuru içeren doküman ve manyetik delile ol koydu. Derneğin başkanlığını yürüten Taner Ünal’ın evinde yaklaşık 700 adet CD ile konuşma tutanakları, kitap, dergi ve ajandalara el konuldu. Ünal’ın evinde ele geçirilen CD’lerin yaklaşık 50 bin sayfa doküman tutarında olabileceği belirtiliyor.

GENELKURMAY’A BELGE GİTTİ

SORUŞTURMA kapsamında adı geçen, gerek emekli gerekse halen görevde olan asker zanlılarla ilgili olan evraklar ise ayrı bir dosya halinde askeri savcılığa gönderilmek üzere tasnif ediliyor. Özellikle derneğin Genel Başkan Yardımcısı Salih Zeki Balaban ile Halit Bozdağ’ın askeri çevrelerle başta ihale paylaşımı olmak üzere kirli ilişkiler içinde oldukları belirtiliyor.

Neden vatansever çetesi?

Yağma, dolandırıcılık, zimmet, ihale takibi, tarihi eser kaçakçılığı gibi pek çok adi suçu işlemelerine rağmen Vatansever adıyla dernek kurup o dernek çatısı altında faaliyet gösterdikleri için.

Asıl amaçları ne?

Yapılan teknik takip sonucu çete üyelerinin yaptıkları provokasyonlarla ülkede huzur ve istikrarı bozup iktidarı devirmek olduğu ortaya çıktı.

Çetenin en önemli özelliği ne?

Çete üyelerinin ‘1 numara’ kod adlı emekli bir general tarafından yönlendirildiği iddia ediliyor.

‘1 numara’ kim?

Önce emekli Tümgeneral Veli Küçük olduğu iddia edildi. Daha sonra emekli Korgeneral Hasan Kundakçı ismi gündeme geldi. Son olarak da Başmüfettiş Halit Bozkurt ismi ortaya atıldı.

Kaç kişi tutuklandı?

Dernek başkanı ve üç başkan yardımcısıyla birlikte 15 kişi tutuklandı.

Star

Sözde vatanseverler

sözde ‘vatansever’ler

Eski Gönderiler »