İmaj zedeleyeyim derken… Gerçekten birileri, Ak Parti’nin güçlü bir biçimde sandıktan çıktığı seçimden sonra Türkiye’nin imajını zedelemek için devreye girmiş bulunuyor… Önceki gün, Wall Street Journal (WSJ) gazetesinde, Soner Çağaptay imzasıyla bir yazı yayımlandı. Yazar Washington Institute (WINEP) adlı kuruluşun Türkiye masası başında bir Türk. WINEP İsrail’in radikal Likud Partisi’ne yakın bir düşünce kuruluşu. Türkiye de ilgi alanında. Çağaptay’dan önceki Türkiye uzmanı ülkemizde bayağı tanınıyor: Alan Makovsky…Tüyleri diken diken eden bir makale bu… Seçimden yeni çıkmış bir ülkeden ve halkın yarısının oy verdiği bir partiden nasıl söz ediyor, okumalısınız… Her gün yüzlerce yazıya göz atıyorum, elma ile armudu bu denli kasıtlı birbirine karıştıran bir yazı okuduğumu hatırlamıyorum.
Örnek vereyim.
Gerçekleri ters yüz etmeye kararlı yazar, Amerikan yönetiminin hoşuna gidebilecek bir konuyu bile çarpıtmayı göze alabilmiş. Irak ve Afganistan’a giden lojistik desteğin dörtte üçünün Türkiye üzerinden geçtiğini söylüyor; “Ee, ne var bunda?” diyecek Amerikalıları hemen uyararak: “AKP Washington’la iyi ilişkilerden yarar gördüğü halde, hükümet, bu ilişkiyi Türk halkına açıklamıyor…”
Türkiye’ye gelmiş ve 17 yaşında iki gençle konuşmuş yazar, gençler kendisine ABD’nin Irak’ta işlediği savaş suçlarından söz etmişler… “AKP’nin iddialarını bana aktardılar” diyor… Bana gelseydi, kendisine, Başbakan Tayip Erdoğan’ın, hem de seçim öncesinde, “1 Mart tezkeresi geçmeliydi” dediğini aktarır ve eklerdim: “17 yaşındaki iki Amerikalı’yla Irak’ı konuşsan, onlar sana ne anlatırdı? Amerikan askerleri Irak’ta işledikleri savaş suçlarından yargılanıp ceza yemiyorlar mı?”
Çağaptay’ın yazısında “Ak Parti Türkiye’nin İsrail’le iyi ilişkilerini berbat etti” iddiası da var. Savunma ihalelerine abone İsrail artık eskisi kadar para kazanamıyormuş Türkiye’den; “Gerçi savunma sanayinde daha az ihale açılıyor, ama…” deyip bunu da yazıyor İsrail’in Likud Partisi destekli WINEP uzmanı…
Sanki WINEP yönetimi, ‘Türkiye uzmanı’ sıfatını taşıyan maaşlı elemanına, “Seçim sonuçları ABD’de demokrasi ve liberalizm ile ilintilendirilip Ak Parti lehine yansıtılıyor; bunu tersine çevirecek bir yazı kaleme al” buyurmuş; adam her şeyi tersine çeviren bir yazıyla varlığını ispatlama çabasında. Bereket eş zamanlı olarak yüzlerce olumlu yazı çıkıyor da Amerikan basınında, bizdeki Fox-TV’nin de sahibi olan Murdoch’un gazetesinde çıkan bu ‘küfürname’ yalnızları oynamaya mahkûm…
“Seçimden sonra Türkiye’nin imajı zedelenecek” diyenlerin gösterebilecekleri ikinci örnek İsrail basınından… The Jerusalem Post gazetesi de WINEP çizgisinde yayınlar yapıyor. En şaşırtıcı olan ise, Barry Rubin’in tavrı… Geçen hafta Türkiye’deymiş Rubin, seçimi İstanbul’da izlemiş… Milliyet’ten Kadri Gürsel kendisiyle yapılmış “AKP’yle 20 yıl daha mümkün” başlıklı bir röportaj yayımladı gazetesinde. Milliyet’e söyledikleri ile Jerusalem Post’ta çıkan iddiaları arasında dağlar kadar fark var Rubin’in…
İsrail’de bir araştırma kurumunun yöneticisi Barry Rubin Ak Parti’den kuşku duyduğunu saklamasa da, Türkiye’de kendisini bulup söyleşen gazetecinin, “Yabancı basında AKP’nin tanımlanması hususunda bir kafa karışıklığının olduğunu görüyorum. Bazıları, İslami köklü, bazıları eski İslamcı, bazıları ılımlı İslamcı, bazıları da aşırı muhafazakâr diyor. Siz ne diyorsunuz?” sorusuna gayet mülâyim bir cevap veriyor: ” Ben ‘İslami yönelimli’ derdim. Bu yönde belirli bir duygu ve eğilimleri var, ama tam olarak da değil. Ya da ‘İslami kökenli’ derdim, arka planlarını anlatmak için; ama ‘İslamcı’ demezdim.”
Beyrut’ta İngilizce yayınlanan Daily Star gazetesinde de yazıları yayımlanıyor Rubin’in; oraya yazdığı son yazı da ‘mülâyim’ cinsten… Fakat Jerusalem Post yazısı Soner Çağaptay’ın karbon kopyası gibi… “Görüştüğüm her eğilimden Türk bana aynı kurbağa öyküsünü anlattı” diye giriyor yazısına ve “Kurbağayı haşlamak için kızgın suya batırmazsın, soğuk suya koyup ateşin derecesini yavaş yavaş artırırsın, tam alıştığını sanırken haşlanıp pişer…”
Konuya eğilmem seçim öncesinde işitip okuduğum “İmajınız zedelenir” tezi yüzünden ya, seçim sonrası okuduklarımdan hareketle geliştirdiğim kendi tezimi sizlerle paylaşmak isterim: Çağaptay ve Rubin gibilerin tersine çabaları, Türkiye’nin dünyadaki imajını artırır…
Amerikan Washington Post gazetesi, George Bush yönetiminin Ankara’daki ana müttefikinin askerler olduğunu yazdı.
Washington Post gazetesi, Bush yönetiminin generallerin müdahalesine karşı koyma konusunda başarısız olduğu ve şimdi, uzun dönemdir Washington’un Ankara’daki ana müttefiki olan askerleri kışlalarına geri gönderen seçiminin getirdiği değişimler ile uğraşmak zorunda olduğunu yazdı. Yazıda, Amerikalı sirayetçilere Ankara modelini desteklemeleri çağrısında bulunuldu.
Jim Hoagland imzalı yazıda, siyasi Başkan adayı Barack Obama’nın terör örgütü El Kaide’nin lider kadrosunu ele geçirmek için askeri müdahalede bulunmayı vaadettiği ve asker kökenli Müşerref’in yönettiği Pakistan ile son seçim ile askerin kışlasına geri gönderildiği Türkiye karşılaştırıldı.
Pakistan’ın asker kökenli Devlet Başkanı’nın dünya sahnesinde çok hızlı ve büyük bir yetenek ile dans ettiği ve bu dansın onun ölmekte olan bir sanatı icra ettiğini unutturduğu savunulan yazıda, “Müşerrefin sanatı, sosyal bir İslami kırılma içinde yumuşak bir askeri diktatörlüktür. O dünyanın en tehlikeli ülkesinde olabildiği kadar hızlı, yetenekli, yapabildiği kadarıyla dans etmekte” denildi.
Fakat Müşerref’in ciddi bir sorun ile karşı karşıya bulunduğu, bazı yetkililerin General’in gücünü gözden geçirdiği anlatılan yazıda, askeri yönetimin 20. yüzyılda etkin olduğu fakat şimdilerde geçmişteki bir olgu olduğu vurgulandı.
Askerler tarafından yönetilen ülkelerin, uzun dönemde ekonomik ve sosyal olarak komşularının gerisinde kaldığı belirtilen yazıda, son dönemlerdeki protestolara, duruşmalara ve fanatik İslamcıların suikast girişimlerine dikkat çekildi. ABD Başkan adayı Barack Obama’nın da El Kaide’yi etkisizleştirmek için Pakistan’a yönelik bir askeri operasyondan bahsettiğine de atıfta bulunulan yazıda, yumuşak askeri diktatörlük olarak tanımlanan Pakistan ile Türkiye karışlaştırıldı.
“WASHINGTON’UN ANA MÜTTEFİKİ ASKERLERDİ”
Türkiye’de Komutanların kendilerini milli kurumlar ve politikanın nihai koruyucusu ve hakemi olarak gördüğü kaydedilen yazıda şöyle denildi: “Pakistan’dan farklı olarak, Türkler, gücün tekrar İslami kökenli Adalet ve Kalkınma Partili Başbakan Erdoğan’a geçtiği 22 Temmuz’daki seçimde, kendi Generallerine ters bir cevap verircesine barışa hükmetti. Onlar bunu, 27 Nisan’da askerler tarafından yayınlanan uyarıya karşın yaptı. Fakat Bush yönetimi generallerin müdahalesine karşı koyma konusunda başarısız oldu ve şimdi, uzun dönemdir Washington’un Ankara’daki ana müttefiki olan askerleri kışlalarına geri gönderen seçiminin getirdiği değişimler ile uğraşmak zorunda.”
Pakistan’ın, ordunun siyasetçiler üzerindeki kontrolünü haklı göstermek için Keşmir ve Afganistan’da krizi teşvik etmek suretiyle tek boyutlu bir ulusal güvenlik devleti olmaya devam ettiği kaydedilen yazıda, Türkiye’deki generallerin durumu anladığı ifade edilerek, Amerikalı siyasetçilere Pakistan’daki generallerin yerine Ankara modelini destekleme çağrısında bulunuldu.
(ANKA)
İsrail Basını, Orduyu Göreve Çağırdı
Jerusalem Post, Ak Parti’nin 22 Temmuz seçimlerinden zaferle çıkmasının “kesinlikle kutlanacak bir şey olmadığını” yazarak Türkiye’de ordunun…
31/07/2007
Jerusalem Post, Ak Parti’nin 22 Temmuz seçimlerinden zaferle çıkmasının “kesinlikle kutlanacak bir şey olmadığını” yazarak Türkiye’de ordunun rejimi koruma konusundaki gücünün de azalmaması gerektiği değerlendirmesinde bulundu.
KUDÜS(ANKA)
İsrail’de yayınlanan Jerusalem Post, diğer uluslararası basın kuruluşlarının aksine Ak Parti’nin 22 Temmuz seçimlerinden zaferle çıkmasının “kesinlikle kutlanacak bir şey olmadığını” yazdı. Gazete, Türkiye’de ordunun rejimi koruma konusundaki gücünün de azalmaması gerektiği değerlendirmesinde bulundu.
Gazetede Küresel Uluslararası İlişkiler Merkezi Türkiye Çalışmaları editörü Barry Rubin tarafından kaleme alınan köşe yazısında, Türkiye ile ABD’nin artık müttefik olmadığı, Ak Parti Hükümetinin İran’la, ABD’ye göre daha rahat olduğu ifade edildi. Uluslararası basının Ak Parti için “ılımlı” nitelemesinde bulunduğuna dikkat çekilen makalede, ancak Ak Parti’nin ciddi tehlikeleri olduğu ve yakından izlenmesi gerektiği kaydedildi.
Uluslararası basın kuruluşlarının, AKP’nin İslami kökleri olmasına karşın Türkiye’nin AB üyeliğine ve güçlü bir ekonomi oluşturmasına odaklandığına vurgu yapılan makalede, bunun AKP tarafından projelendirilen bir imaj olduğu ve bunu kabul etmek içinde ortada bazı kanıtlar bulunduğu ifade edildi.
AK PARTİ’NİN UZUN DÖNEM AMAÇLARI RAHATSIZ EDİCİ
Halkın yarısının Ak Parti’ye İslami bir amaçları olmadığına ikna oldukları, ekonominin de iyi gitmesi nedeniyle oy verdiğini yazan Rubin, ancak yine de Ak Parti’nin “iyi huylu” olduğuna dair şüpheler oluşması için kanıtlar bulunduğunu kaydetti.
Makalede, Ak Parti’nin uzun dönem amaçlarının rahatsız edici olduğu değerlendirmesi yapıldı. Kimsenin ne olacağını bilmediği ifade edilen makalede, “Eğer dünya tehlikenin farkında değilse, ki en kötü senaryoda öyle, sorunu abartmayalım ama yok da saymayalım” denildi.
Dış politika ele alındığında, Ak Parti’nin ABD’ye nazaran İran’la daha rahat olduğu değerlendirmesi yapılan makalede, Ak Parti’nin Orta Doğu’da, Irak, Lübnan, Mısır ve Filistin’de radikal İslam’ın yenilmesini isteyip istemediği de sorgulandı.
Makalede, Ak Parti’nin Türkiye’de radikal İslam’ı empoze etmek istemese de yurt dışındaki radikal İslam’a da düşman olmadığı yorumu yapıldı.
ABD VE TÜRKİYE ARTIK MÜTTEFİK DEĞİL
Bir zamanlar Batı yanlısı olan Türkiye’nin şimdi tarafsız olduğu değerlendirmesinde bulunulan makalede, “1946′dan bu yana süren ABD-Türk ittifakı öldü. Bu iki ülkenin düşman olduğu anlamına gelmez. Hala iyi ilişkileri var. Silahlı kuvvetleri geçmişte olduğu gibi aynı şekilde düşünüyor olabilir. Ancak iki Hükümet artık gerçekten müttefik değiller” ifadeleri yer aldı.
PKK’nın bir terör örgütü olduğu ve Türkiye’nin Güneydoğu’sunu ele geçirmek istediği belirtilen makalede, ancak asıl sorunun bu olmadığı, iki hükümetin (Türkiye ve ABD) farklı taraflarda olduğu kaydedildi.
Makalede, Ak Parti’nin ekonomik bir krizle de karşı karşıya kalabileceği değerlendirmesi yapıldı.
Ak Parti’nin Meclis çoğunluğu yanında Cumhurbaşkanını da seçerse çok büyük bir güce sahip olacağına dikkat çeken Rubin, Ak Parti’nin yargıçları seçerek yasaları düzenleyebileceği, Genelkurmay Başkanını seçerek ordunun müdahale yeteneğini engelleyebileceği, bürokrasiyi yandaşlarıyla doldurarak siyaseti İslami gündeme yaklaştırabileceğini yazdı.
ORDUNUN GARANTÖRLÜĞÜ DEVAM ETMELİ
Makalede, son olarak Ak Parti’nin baskı altında tutularak merkezde kalması gerektiği değerlendirmesi yapıldı. Makalede, “Bu, Ordunun Türkiye’de demokrasi için garantörlüğünü devam ettirmesi, basının yıldırılmaması, mahkemelerin bağımsız kalması demek. Bu kontrol mekanizmalarında meydana gelecek erozyon, beraberinde bir felaketi de getirebilir” denildi.
http://www.velfecr.com/haber_detay.php?haber_id=4603
-Ulusalcılığın neo-conlarla ilişkisine dikkat çektiniz geçtiğimiz aylarda.
Amaç kesişmesi var; ama konjonktürel. Neo-conlar diye yekpare bir şey de yok Amerika’da. Birbirinden çok farklı unsurlar da var içinde. Bush yönetiminin ilk dönemi Irak’a savaşa girildiğinde, yekpareymiş gibi gözüküyordu. Onun ötesinde onların da aralarında çok renkler var. Yakın geçmişte Hudson Enstitüsü’nden yansıyan şey, bu neo-conların İran’a savaşa taraftar, İsrail’in en aşırı kesimleriyle irtibatlı olan unsurlarının Türkiye’ye ilişkin pazarladıkları senaryoyla ilgiliydi. O senaryonun içinde Türkiye’deki ulusalcılar cuk diye oturuyordu. Dolayısıyla neo-conların bu şekilde konumladığım unsurlarıyla Türkiye’deki ulusalcıların çok ciddi çıkar uyuşması ve kesişmesi söz konusuydu. Dolayısıyla ulusalcılar ona buna vatan haini etiketi yapıştırıp vatanı ellerinde tutmak gibi tavırları olduğu için sanıldığı kadar ulusal olmadıkları, bunların uluslararası arka planları olduğu, hatta onları manipüle eden dış müttefikleri olduğunu, paradoksal olarak da en fazla da itiraz edilmesi gereken kesimlerle ilişkisi olduğu görülüyordu.
-Amerikan düşmanlığı…
Ulusalcıları tarif eden, özelikle 5 vakit namaz gibi sabah akşam Amerika’ya küfretmek gibi bir şeydir. Onların kamuoyuna yansıtmak istedikleri o ABD’nin en çirkin yüzü olan söz konusu neo-con unsurlar bunların en yakın müttefikleri aslında. Bir paradoks var ortada. O kadar da ulusal değilsin, pek de vatansever değilsin vurgusunu yapmak için o görüşleri gündeme getirdim. İşin ilginç tarafı çok kısa bir süre sonra bu vatansever güç birliği teşkilatları bir çete olarak karşımıza çıktı. Ulusalcı akımın vurucu güçlerinden biriydi. Ama ulusalcılığı, ideolojik olarak ben hep milliyetçilikten ayırırım. Konu milliyetçiliğin daha öztürkçe söylenmesi değildir. MHP’de de belli ölçülerde neşv-ü nema bulan milliyetçiliğin bir arka planı var. İsmail Gaspıralı var, Yusuf Akçura var. Referansları olan bir tarafı var. Türkiye’deki ulusalcıların bunlarla alakası yok. Türkiye’deki ulusalcılar 60’lı yılların solcu-kemalist-darbeci kesimlere dayanıyor esas olarak. O anlamda ulusalcılık mevcut Türkiye içinde devlet eksenli ideolojik ve militarist rejim arayışının manzumesi olarak geldi. MHP’nin referans noktalarıyla hiçbir alakası yok. Bunların çarpıtılmış bir Atatürk referansları var, başka referansları yok.
http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=28036
22 Temmuz’da Washington’da kim kaybetti?
22 Temmuz ‘tsunami’sinden en ağır hasar ile çıkanların başında şüphesiz Siyonist-neocon ittifakı geliyor. Diğer hasarlı grup ise Washington’daki kimi Türk uzmanlar… Kim bu uzmanlar?
Ali Aslan’ın yazısı:
Seçimin Washington’daki galipleri, mağlupları
Yıllık iznimi Türkiye’de kullanmak için daha iyi bir zaman seçemezmişim herhalde. Bu vesileyle tarihî bir seçime tanıklık ettim. ABD ile ilişkiler bazı muhalefet partilerinin seçim kampanyalarında merkezî rol oynuyordu.
Okyanusun ötesinde ise Türklerin siyasi tercihleri geniş kesimlerin olmasa da ihtisas çevrelerinin ilgisini çekiyordu. Özellikle Washington’da birçok uzman Türkiye’nin belki de 21. yüzyıldaki rotasını belirleyecek seçimleri dikkatle izliyordu. Türkiye’de olduğu gibi Amerika’da da seçimin galipleri ve mağlupları oldu.
22 Temmuz ‘tsunami’sinden en ağır hasar ile çıkanların başında şüphesiz Siyonist-neocon ittifakı geliyor. Onların Türkiye projeksiyonunda siyasetin, ekonominin, bürokrasinin, kısacası topyekûn Türkiye’nin İslam’dan arındırılması öncelik taşıyor. ‘Ilımlısı ılımsızı fark etmez, yeter ki Müslümanlar zayıflasın, din zayıflasın’ anlayışındaki bu İslamofobik kitle, AK Parti’den hiç hazzetmiyordu. Amerika’da bir Cumhuriyet mitingi düzenlenseydi, eminim ki neoconların elebaşılarını orada bulurdunuz. Nitekim Pentagon’daki üst düzey bir yetkili, Cumhuriyet mitinglerinden ne kadar etkilendiğini CHP’li Onur Öymen’in de aralarında bulunduğu Türk parlamento heyetine ifade etmiş, bir kısım CHP’liler bu iltifatları anti-demokratik çizgilerine ABD’den destek olarak yorumlamışlardı.
Demokrasisiz yani halksız cumhuriyet neoconlar için problem değildi. Çünkü Türk halkı onların sevebileceği siyasetçilere rağbet etmiyordu. Ordunun siyasete müdahaleleri de şimdiye kadar çıkarlarına hizmet ettiğinden destekleniyordu. Türkiye’deki rejim laik olsun da, çamurdan olsundu. İslam’ın hakkından ancak zorba bir laiklik gelebilirdi. Bu tür saiklerle anti-Amerikan söylemine rağmen, denize düşen yılana sarılır misali, CHP’ye sarılmışlardı. (Ya da ‘yılana rastlayan Deniz’e atlar’ mı desek acaba?..)
İşte bu kitle, 22 Temmuz seçimlerinde tam bir bozguna uğradı. ABD Dışişleri Bakanlığı’na AK Parti hükümetiyle fazla yakın durduğu iddiasıyla her vesileyle saldıran, özellikle Washington Times gazetesini Erdoğan karşıtı füze fırlatma üssü olarak kullananlar avuçlarını yaladı. Nemalandıkları Türk işadamlarının paracıkları da boşa gitti. Aslında bir ara ümitlenmişlerdi. Washington’da Türkiye’ye bakan yetkililere yaptıkları adam adama markaj netice vermeye başlamıştı. Mesela Richard Perle, her vesileyle Dışişleri Bakan Yardımcısı Dan Fried’i arıyordu. ABD Dışişleri’ndeki kaynaklarım Fried’in bu yönlendirme gayretlerine fazla itibar etmediğini söylüyordu. Ama öyleyse, AK Parti hükümetine toz kondurmayan birisinin 27 Nisan muhtırası sonrasında ansızın demokrasiye sırt çevirmesi ve o meşhur ‘taraf değiliz’ açıklamasını yapması başka türlü nasıl açıklanabilirdi?
Neoconlar, ordu liderliğindeki oligarşik elitin AK Parti’ye açtığı savaştan galip çıkacağını düşünüyordu. Tıpkı Irak işgalindeki öngörülerinde olduğu gibi, bunda da hem kendileri yanıldı hem de Amerikan hükümetini yanılttılar. Belki de Cumhuriyet mitinglerinin sahte gazıyla, ‘Yakında Türk halkının da tekmeleyeceği bir partiye ilk tekmeyi biz vurup eski dostlarımızla aramızı düzeltelim’ telkininde bulunuyorlardı. (Hani 1 Mart tezkeresinin reddinden sonra Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand’ın röportajında Wolfowitz’in sitem ettiği ‘geleneksel’ müttefik kesimler var ya, ‘eski dostlar’ derken onları kastediyorum.) Maalesef bu herzelere inanacak Amerikan diplomatları bulmakta fazla zorlanmamışlardı. 27 Nisan muhtırası gecesi ABD Dışişleri sözcülüğündeki memurların Washington’daki Türk gazetecilerine yaptıkları açıklamaların demokrasiye destekten anayasal süreç vurgusuna kayması büyük ihtimalle o diplomatların müdahaleleri yüzündendi. Bir üst düzey yetkilinin Türk Anayasası’nın askere siyasette rol verdiği yönündeki beyanatları, ‘anayasal süreçlere saygı’ vurgusuyla neye göz kırpıldığını ortaya çıkaracaktı. Neyse ki Ankara’da tabloyu daha doğru okuyan Ross Wilson gibi bir büyükelçi vardı da, onun şahsi girişimleriyle, birkaç gün gecikmeyle de olsa Dışişleri Bakanı Rice demokrasiden yana nispeten net (ama yine de yetersiz) bir tavır alarak durumu biraz kurtardı.
Hasılı, ABD hükümetini yanlış ata oynatan Amerikalı bürokrat ve uzmanlar da 22 Temmuz’un kaybedenleri safına yazıldı. AK Parti liderleri Washington’da kimlerin bu süreçte altlarını oymaya çalıştığını çok iyi biliyor. Bush yönetimi, yeni hükümetin güvenini kazanmak için Washington’da Türk-Amerikan ilişkilerini yürüten ekipte değişiklikler yaparsa şaşmam.
AK Parti karşıtlığı ayan beyan ortada olan Washington’daki bir kısım düşünce kuruluşlarının Türkiye uzmanları da eminim ki 22 Temmuz gecesi rahat uyuyamamıştır. Çünkü Türk halkı onların desteklediği dayatmalara ve siyasi mühendisliklere prim vermedi. Bundan böyle büyük ihtimalle AK Parti hükümetince muhatap kabul edilmeyecek, nezaketen edilseler bile kendileriyle değerli bilgiler paylaşılmayacaktır. Bu uzmanlar, ‘AK Parti’yi beğenmiyorum; ama sırf demokrasiye saygımdan dolayı askerin siyasete müdahalesini ve yargının siyasallaştırılmasını onaylamıyorum’ diyebilselerdi bu duruma düşmezlerdi.
İran’a saldırı için Türkiye’de AK Parti’nin devrilmesine destek karşılığında ordudan medet uman Cheney ve ekibi, Türkiye’yi Ortadoğu’da İsrail’in uydusu yapmaya çalışan bazı Amerikalı Musevi gruplar, AB rotasından çıkmamızı ve güdük kalmamızı isteyen hasım lobiler de hüsrana uğradı. Şimdi Meclis’te temsil zenginliğine kavuşmuş ve siyasi istikrarı pekiştirmiş, dolayısıyla ABD ve dünya ile ilişkilerde pazarlık gücü yükselmiş bir Türkiye var. Mağluplara geçmiş, galiplere hayırlı olsun…
Zaman
http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=29362
Biri PKK’ya Haber Uçuruyor
08 Ağustos 2007 12:53Türkiye ile ABD anlaşmıştı PKK liderleri yakalanacaktı lakin basına sızdı. Ama daha önemlisi var, operasyon PKK’ya da sızdırıldı. Peki hangi taraf ve nasıl sızdırdı?
PKK’ya yönelik Türkiye ile ABD’ninortak operasyon yapacağı kararının, yaklaşık bir ay önce terör örgütünün üst düzey yöneticilerine bildirildiği öne sürülüyor.
Washington Post gazetesinde Bush yönetimine yakınlığı ile bilinen gazeteci Robert Novak tarafından kaleme alınan “Bush’un Türk kumarı” başlıklı makale, Türkiye’de büyük yankı uyandırdı. Robert Novak’ın ortaya attığı iddiaya göre, Kuzey Irak’taki PKK varlığına karşı “örtülü” bir Türk-Amerikan askerî operasyonu yapılacaktı. Bu, klasik bir operasyondan ziyade, terör örgütü PKK’nın “kafasını kesme” şeklinde gerçekleşecekti. Ancak operasyonun yapılmadan deşifre olması, tüm planları altüst etti; askerî harekât şimdilik askıya alınmış gibi.
ÖRGÜT İÇİNDEKİ TARTIŞMALAR
Peki, “kafa kesme” operasyonunda deşifre olmayan kısımlar da var mıydı? İşte bu kilit sorunun cevabı aslında bazı “ilginç” ilişkilerin ortaya çıkmasını da sağlıyor. Nitekim, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda görevli Matthew Bryza’nın 23 Temmuz 2007 tarihinde yaptığı, “PKK’ya karşı 4 ya da 6 hafta içinde somut girişimler olabilir.” şeklindeki açıklamasıyla başlayan sürecin çok öncesinde “kafası kesilecek” terör örgüt liderlerine haber sızdırıldığı iddia ediliyor.
Sızdırmayı yapanların kim ya da kimler olduğu şimdilik meçhul. Ancak, bu bilgiler PKK’lı teröristlerin kendi aralarında yaptıkları tartışmalara da yansımış bulunuyor. PKK’nın önde gelen yöneticilerinin diğer bazı “komutanlara” haber vermediği için örgüt içinde bir tartışmaya sebep olduğu da gelen bilgiler arasında… Terör örgütünün Kandil Dağı’ndaki elebaşları Murat Karayılan, Cemil Bayık, Hüseyin Fehman’ın Amerikalılarla anlaşıp, sadece beş kişiyi askerî operasyon yapacak güçlere teslim edeceklerine dair söz verdikleri ileri sürülüyor. Bu beş kişinin kim olduğuna dair bilgiler ise dile getirilmiyor. Ama terör örgütünü yöneten birincil kişiler olmadığının altı çiziliyor.
Geçtiğimiz hafta Kuzey Irak’taki Kandil Dağı’nda teörr örgütü PKK’nın Avrupa’daki kasası olarak biline Rıza Altun’un da hazır bulunduğu bir toplantıda bir intihar eylemi gerçekleştirildi. İddiaya göre bu eylem operasyondan haberdar olan; ancak diğer elebaşlara haber vermeyenlere karşı yapılmıştı. Fakat “hain” elebaşıların toplantıya katılmaması ve katılanların toplantıyı erken terk etmesi saldırıyı başarısız kılmıştı. Terör örgütü PKK, patlamayı Murat Karayılan’ının ağzından yalanladı. Ancak örgüt içindeki intikam yeminleri ve tartışmalar henüz durulmuş değil.
BİR TAŞLA BİRKAÇ KUŞ!
Terörist Murat Karayılan’ın görüştüğü iddia edilen Amerikalı komutandan “kelle koparma” operasyonuna karşılık Türkiye’nin sınır ötesi operasyon yapmaması konusunda söz aldığı savunuluyor. Amerika’nın Türkiye ile birlikte yapmayı planladığı operasyona üçüncü güç olarak dâhil olan PKK’nın bir taşla iki kuş vurduğu da ortaya atılan diğer iddialar arasında. Terör örgütü, böylece hem büyük bir operasyona maruz kalmayacak hem de zaten çıbanbaşı olan bazı komutanlardan bu vesileyle kurtulmuş olacaktı.
Türkiye, daha önce PKK konusunda ABD ile yürütülen çalışmalar çerçevesinde istediği 148 kişilik terörist listesini Amerikalılar vermişti. Remzi Kartal, Züyebir Aydar, Murat Karayılan, Cemil Bayık, Mehmet Ali Yiğit, Abdullah Hicap, Rüstem Cudi, Bergüzar Dumlu, Bozan, İbrahim Hüseyin, Ayfer Kordu, George Aryo, Cemal Şamoyan, Ömer Halep, Ferhat Abdi Şahin, Rıza Altun, Nizamettin Toğuç, Nilüfer Koç gibi isimler yer alıyordu.
Ancak bu listeye yönelik şimdiye kadar hiçbir operasyon yapılmadığı gibi söz konusu şahısların tam olarak nerede olduğu da bilinmiyor. Bir kısmının Avrupa ülkeleri ile Kandil arasında mekik dokuduğu ileri sürülüyor. Bilindiği gibi terör örgütü yöneticilerinin “paket” şeklinde teslimi daha önce de gündeme gelmişti. Hatta operasyon ilk etapta teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın kardeşi ve şu anda PKK dışında duran Osman Öcalan’la başlayacaktı.
Haber: Gamze Polat/Aksiyon